Beşinci Bölüm     

İntifada ve barışa doğru yeni adımlar, 1987 – 2003


Başkan William Jefferson Clinton, Başbakan İshak Rabin, ve FKÖ başkanı Yaser Arafat İsrail-Filistin Anlaşması’nı imzalamak üzere 13 Eylül 1993’te  beyaz saray’da düzenlenen törende.
Resmi Beyaz Saray Fotoğrafı/Poo7291-10A

İlk İntifada, 1987 – 1993

1987 yılının Aralık ayında, 20 yıldan fazla süren askeri işgal altında kaldıktan sonra, Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da birinci intifada (“silkinme” anlamında kullanılan ve çabucak uluslararası siyasi lügata giren Arapça bir kelime) diye bilinen bir anda gelişen halk isyanı patlak verdi. Tüm toplumsal sınıflardan gelen Filistinliler – gençler, tüccarlar, işçiler, kadınlar ve çocuklar – büyük mitingler, ekonomik boykotlar, vergi direnişleri ve topraklarının askeri işgal altında olmasını protesto eden ve ulusal bağımsızlık talep eden eylemler yaptılar.

Başlangıçtan beri, İsrail silahlı kuvvetleri silahsız Filistinli çocuk ve gençlerin işgalci kuvvetlere taş atarak gerçekleştirdiği protestolara sert şekilde karşılık verdi. Filistinliler 1987 ve 1993 yılları arasında işgal altındaki Filistin topraklarında silahsız protestolarda şiddetle karşı karşıya gelmişler ve üstlerine gerçek mermilerle ateş açılmış, dövülmüşler, ve bazen de öldürücü göz yaşartıcı gaza maruz kalmışlardır. Söz konusu sert önlemler sonucu 1000’in üzerinde Filistinli yaşamını yitirmiş, binlercesi de yaralanmıştır. Binlerce Filistinli göz altına alınmış, binlercesi İsrail’deki hapishanelere konmuş ve pek çoğu da Filistin topraklarından sınır dışı edilmişler.

Genel Kurul’a sunulan raporlar, işgal kuvvetleri tarafından isyana karşı alınan sert önlemleri ve ayrıca İsrail hapishanelerindeki kötü muamele örneklerini de  belgeliyordu.  Raporlar ayrıca İsrail’in evlerin yıkımı, uzatmalı sokağa çıkma yasağının uygulanması ve isyanı bastırmak için alınan sıkı ekonomik önlemler gibi  pek çok misilleme yöntemine   başvurduğuna dikkat çekti. İntifadaya karşı alınan önlemler Filistinlilerin günlük hayatlarının aksamasına neden olan değişik şekillere büründü. Eğitim sistemi durdu, okullar ve üniversiteler uzun sürelerle kapatıldı ve gayriresmi öğretim bile yasaklandı. Sosyal hizmetler kısıtlandı ve medya ve sivil toplum örgütleri yasaklandı. Ürün veren onbinlerce ağaç kökünden söküldü ve mahsüllere zarar verildi. Raporlara göre İsrailli sivil göçmenlerin şiddet hareketleri ve saldırı alanları genişleyerek olaylar daha büyümeye başladı. Bu durumda, Filistinliler bütün zorluklara rağmen  kendi kısıtlı ekonomilerine güvenerek bu ağır ekonomik sıkıntıların üstesinden gelmeye çalıştı.

Güvenlik Konseyi, Genel Kurul ve Genel Sekreter işgal kuvvetleri tarafından intifada'ya karşı alınan önlemleri derin endişe ile karşıladı. Intifada’nın başlanmasını takiben alınan Güvenlik Konseyi’nin 22 Aralık 1987  tarih ve 605 (1987) sayılı kararı ile işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin güvenliğinin 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Zamanı Sivil Kişilerin Korunması ile ilgili Dördüncü Cenevre Kongresi kararlarına uygun olarak sağlanmasına özel önem verildi.   605 sayılı kararda Güvenlik Konseyi, “işgal edilen topraklardaki Filistin halkının insan haklarını ihlal eden işgalci güç İsrail’in hareket tarzı ve uygulamalarını ve özellikle savunmasız Filistinli sivillerin İsrail ordusu tarafından ateş açılması sonucu hayatlarını yitirmelerini ve yaralanmalarını esefle kınadı.

Güvenlik Konseyi akabinde, özellikle Filistinlilerin işgal edilen topraklardan sürülmesi sorunuyla ilgili olarak dört karar aldı. 5 Ocak 1988,  607 (1988) sayılı karar, 14 Ocak 1988 tarih ve  608 (1988) sayılı karar, 6 Temmuz 1989 tarih ve 636 (1989) sayılı karar ve 30 Ağustos 1989 tarih ve 641 (1989) sayılı kararda, Konsey, İsrail’i Filistinli sivilleri sınırdışı etmekten vazgeçmeye ve şimdiye kadar sınırdışı edilenlerin işgal edilen Filistin topraklarına  derhal ve güvenli dönüşlerini temin etmeye çağırdı.

26 Ağustos 1988 tarihli başkanlık notasında, Güvenlik Konseyi üyeleri, İsrail tarafından 1967’den bu yana işgal altında tutulan Kudüs’ün de dahil olduğu Filistin topraklarındaki durumun kötüye gidişinin devamının, özellikle de ablukanın, sokağa çıkma yasağı koyulmasının, ve bunlara bağlı ölü ve yaralı sayısının artmasının ciddi şekilde endişe verici olduğunu söyledi. Güvenlik Konseyi üyeleri işgal altındaki topraklardaki durumun Orta Doğu’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışı sağlamak için gösterilen çabalar için olumsuz sonuçlar doğuracağını düşünüyordu.

Ürdün’ün Temmuz 1988’de Batı Şeria ile tüm resmi ve idari bağlarını koparmasını takiben, Filistin Ulusal Konseyi (Filistin hareketinin “sürgündeki gayrıresmi parlamentosu”)  Kasım ayında Cezayir’de çığır açan iki resmi açıklama yaptı. İlki, Birleşmiş Milletler kararları ve Antlaşma'sı çerçevesinde  Filistin Ulusal Konseyi'nin Filistin meselesi konusunda kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya varma kararlılığını bildiren “siyasi bir tebliğ” idi; ikincisi ise  Kudüs’ün başkent olacağı bir “Filistin Devleti’nin Bağımsızlığının İlanı” idi ki Filistin Ulusal Konseyi böyle bir devletin, uluslararası hukukun hükmü altında ve Genel Kurul'un 1947 tarih ve 181 (II) sayılı kararı  bölünme kararına dayandığını bildirdi.

İki bildiri ile FKÖ,  Yaser Arafat’ın Aralık 1988’de Cenevre’de  Genel Kurul toplantısında yaptığı açıklamada da teyit ettiği şekilde İsrail Devleti’nin varlığını  kabul etmiş oldu. Arafat, genel Kurula hitaben yaptığı konuşmada “Filistin hareketi, Orta Doğu ihtilafından doğrudan etkilenen” Filistin Devleti, İsrail ve diğer komşu devletlerin “barış ve güvende olma haklarını tanımaktadır. Bu haklar Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967) sayılı kararında da belirtilen haklardır” dedi.

Bir yandan İntifada’nın sürdüğü, bir yandan da İsrail’in ayaklanmayı bastırmak için sıkı tedbirler uygulamaya devam ettiği bir dönemde, çatışmayı çözecek diplomatik çabalar hız kazandı. İsrail, daha önceki görüşlerini yansıtan ve  “Shamir Planı” olarak da bilinen bir barış girişimini 1989 başlattı. Söz konus plan işgal altındaki Filistin topraklarında bölgesel seçimler yapmaya odaklanıyordu. Mısır da yine Filistin seçimlerini öngören kendi planını sundu. Amerika Birleşik Devletleri bu arada İsrail’in önerisinin karşısına kendi “Baker Planı”nı koydu. Bu planın Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararlarının prensipleri üzerine hazırlandığını ifade etti ve bu planda ne İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin kontrolünü elinde bulundurmasını ne de bağımsız bir Filistin mevcudiyetini onaylayan bir ifade olmadığını belirtti.  Bu arada uzun zamandır akıllarda olan ve Arap – İsrail çatışmasını sonuca erdireceği ümit edilen bir uluslararası  konferans fikrine tekrar sıcak bakılmaya başlandı. 20 Aralık 1990 tarihinde Güvenlik Konseyi Başkanı bir açıklama yaparak uygun bir zamanda yapılabilecek, çatışmaların yatışacağı, uzlaşmaya varılarak kalıcı bir barış sağlanabilecek uluslararası bir konferansın desteklemesi gerektiğini açıkladı.

1991 Madrid Orta Doğu Barış Konferansı

Soğuk Savaşın 1990’lı yılların hemen başında sona ermesi ve Birinci Körfez Savaşı gibi yaşanan küresel değişiklikler Orta Doğu’daki durumu da etkiledi. Müzakere sürecine Madrid’de Orta Doğu Barış  Konferansı’nın toplanması ile Ocak 1991 tarihinde azimle yeniden başlandı. 30 Ekim’den 1 Kasım’a kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Soyvetler Birliği’nin çifte başkanlığı altında devam eden Konferans çatışan tarafları ilk kez yüz yüze bir araya getirdi. Genel Sekreter’in bir temsilcisi de konferansa gözlemci olarak katıldı.

Konferans, ilk kez barış sürecinin uluslararası bir konferans boyutunda tartışılmasını sağlarken, İsrail’in ilgili ülkelerle teke tek görüşme talebini de karşıladı. Konferans sayesinde İsrail ile komşu Arap ülkeleri (Lübnan, Ürdün ve Suriye) ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden hatırı sayılır kişilerden oluşan  ortak bir Ürdün – Filistin heyeti ile ikili görüşmelere başlama fırsatı buldu. Konferans sonucu oluşturulan çalışma grupları Ocak 1992 tarihinde eş zamanlı olarak faaliyete geçti. Konferansı “tarihsel” olarak nitelendiren Genel Sekreter Javier Perez de Cuellar, Aralık 1991 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne hitaben yaptığı konuşmada konferansın Birleşmiş Milletler çerçevesi dışında yürütülmüş olmasının, ilgili tarafların desteğini almasına engel teşkil etmemesi gerektiğini, çünkü muhtemel bir barışın çerçevesinin Güvenlik Konseyi'nin  242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararları tarafından belirlenmiş olduğunu söyledi.

Çok taraflı barış görüşmelerine BM’de katılıyor, 1993

Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri 1992 yılında Birleşmiş Milletleri çok taraflı görüşmelere bölge dışı katılımcı olarak davet etti. Genel Sekreter  Boutros Boutros-Ghali 1993 yılında Genel Sekreter yardımcısı  Hint asıllı Chinmaya Gharekhan’ı Orta Doğu çok taraflı görüşmelerinde Birleşmiş Milletleri ve BM’nin güncel konularda uzman olarak kabul edildiği silahların denetlemesi ve bölgesel güvenlik, su, çevre, ekonomik ve bölgesel gelişmeler ve mülteciler gibi konularda özel temsilcisi olarak atadı. Genel Kurul Orta Doğu’daki olayların değişimini olumlu karşılarken, Birleşmiş Milletler himayesi altında bölgedeki barışa destek sağlayacak bir uluslararası barış konferansı çağrısını tekrarladı.

İkili görüşmelerin siyasi ve güvenlik konuları üzerinde 1993 yılı ortalarında durakladığı  görülüyor. İsrail ve sırasıyla Filistinliler, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasındaki önemli sorunların çözümünde ilerleme kaydedilememiş gibi görünüyordu. Ancak pek az kişi tarafından bilinen İsrail ve FKÖ arasındaki özel görüşmeler gizlilik içinde Norveç’te sürdürülmekteydi.

“Oslo Görüşmeleri” ve “Vaşington anlaşması”, 1993

Oslo Görüşmeleri Norveçli toplum bilimci Terje Roed-Larsen tarafından FKÖ’nün kıdemli bir resmi görevlisi ve İsrailli bir akademisyen ile birlikte, 1992 yılı sonlarında başladı. Daha sonra Norveç Dışişleri Bakanı Johan Joergen Holst’un rehberliğinde geliştirildi. Oslo görüşmelerinde 1993 Ağustos’unun sonlarına doğru bir sonuca varıldı ve İsrail-FKÖ uzlaşmasının haberleri dünyada şaşkınlık ve umut yarattı.

İsrail ile FKÖ arasında  10 Eylül 1993 tarihinde birbirlerini karşılıklı tanıdıklarına dair mektup değişimi yapıldı. FKÖ İsrail’in mevcudiyetini, İsrail de FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı. Üç gün sonra, 13 Eylül 1993’te Amerika Birleşik Devletleri  Başkanı Bill Clinton ve Rusya Dışişleri Bakanı Andrei V. Kozyrev’in hazır bulunduğu ve ABD'nin başkenti Vaşington'da, Beyaz Saray’da yapılan bir tören ile İsrail ve FKÖ temsilcileri “Geçici Özerklik Düzenlemeleri konusunda İlkeler Bildirisi”ni imzaladı (Oslo Anlaşması). İmzayı takiben, orada hazır bulunan İsrail Başbakanı İshak Rabin ve FKÖ başkanı Yaser Arafat el sıkıştılar.

Anlaşmada diğer hususların yanında şunlara da yer verildi:

  • Güvenlik Konseyi’nin  242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararları doğrultusunda kalıcı bir çözüme gidilmesini sağlamak amacıyla beş yılı geçmeyecek bir süreliğine Geçici Filistin Yönetiminin kurulması;
  • Mülteciler, yerleşim yerleri, güvenlik düzenlemeleri, sınırları, komşularla işbirliği gibi tartışılması Kudüs’ün nihai statüsünün belirlenmesinden sonraya bırakılan konularla ilgili görüşmeler geçiş döneminin en geç üçüncü yılında başlamalı. 

Genel Kurul Bildirgeye tam destek verdi ve ayrıca Birleşmiş Milletler’in barış sürecinde aktif rol almasının gerekliliğini vurguladı. Aynı zamanda üye devletleri ve Birleşmiş Milletler sistemini Filistinlilere daha fazla ekonomik ve teknik destek vermeye çağırdı.

Bağışçılar 1993 yılında Vaşington’da buluşuyor

Bölgedeki olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılayan ve Filistin halkının sosyo-ekonomik ihtiyaçlarının gelişimine olan gereksinimin altını çizen Genel Sekreter, Gazze Şeridi ve Eriha’nın (İşgal altındaki Filistin topraklarında ilk özerklik tasarılarının uygulandığı bölgeler) sosyo-ekonomik gelişimi üzerine üst düzey bir çalışma grubu oluşturdu. Birleşmiş Milletler’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki yardım programını nasıl genişletebileceğini belirlemesi istendi. Çalışmalarını 23 Eylül 1993’te bitiren çalışma grubu, Filistinlilerin günlük hayatlarında hızla gözle görülür bir gelişme sağlayacak tasarıların tatbikine olan gereksinime dikkat çekti.

Filistinlilere yardım amacıyla maddi katkıda bulunan 40’ın üzerinde ülke ve kuruluş, 1 Ekim 1993 yılında, Vaşington’da Birleşmiş Milletler’in de katıldığı bir Orta Doğu Barışına Destek Konferansı düzenledi ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin 5 yıllık sosyal ve ekonomik gelişmesine harcanması için 2,4 milyar ABD doları hibe sözü verdi.

1995 İsrail-Filistin Geçiş Dönemi Anlaşması,

Filistin ve İsrail tarafları 4 Mayıs 1994 tarihinde Kahire’de, İlkeler Bildirgesi’nin ilk aşamasının uygulanması için bir anlaşmaya vardı. Böylece geçiş dönemi resmen başladı. 1 Temmuz tarihinde ise FKÖ lideri Yaser  Arafat, yeni Filistin Yönetiminin başkanlığını üstlenmek üzere Gazze’ye geldi.

1995 yılı süresince önemli gelişmeler kaydedildi ve 28 Eylül tarihinde Vaşington’da Gazze Şeridi ve Batı Şeria konusunda İsrail-Filistin Geçici Anlaşması imzalandı. Anlaşma, söz konusu bölgelerde sivil İsrail idaresinin feshi ve askeri hükümetinin geri çekilmesi ve yetkinin Filistin Geçici Özerk Yönetimine devrini sağlıyordu. Yeni anlaşma ayrıca Filistinlilerin Batı Şeria, Kudüs ve Gazze Şeridi’ndeki seçimlere katılım şekillerini ve seçim sürecinin uluslararası gözlemciler tarafından takibi gibi konuları da içeriyordu. Söz konusu anlaşmalar İlkeler Bildirgesi’nin tatbikine doğru önemli bir adımı temsil ediyordu.

İsrail Başbakanı İshak Rabin’in 5 Kasım 1995 tarihinde Tel Aviv’de aşırı sağcı bir İsrailli tarafından bir suikast sonucu öldürülmesi Barış Sürecine üzücü bir darbe vurdu. Genel Sekreter suikasti lanetledi ve  Genel Kurul 5 Kasım tarihinde özel olarak bir toplantı yaparak suikaste kurban giden İsrail liderini saygıyla andı.

Yeni kurulan Filistin Yönetimi Ocak 1996 tarihinde, ilk demokratik seçimini yaparak 88 üyeli  Filistin Yasama Konseyini kurdu ve Yaser Arafat’ı Filistin Yönetimi’nin Başkan’ı seçti.

Barış süreci Şubat ve Mart 1996’da İsrail’de 55 İsrailli’nin ölümü ve yaklaşık 100’ünün de yaralanması ile sonuçlanan pek çok bombalı intihar saldırılarıyla çok ciddi yaralar aldı. Saldırılar, bu “alçak hareketlerin” amacının açıkça Orta Doğu barış çabalarını baltalamak olduğunu söyleyen Güvenlik Konseyi tarafından esefle kınandı. 13 Mart 1996’da Genel Sekreter, Orta Doğu’daki şiddet hareketlerine karşı çıkmak için, dokuz devlet başkanı ve dokuz hükümet başkanı ile Mısır’ın Şarm el Şeyh kentinde yapılan “Arabulucular Zirvesi”nde buluştu. Liderler ortak bir bildiri ile uzlaşma sürecinin devamı için desteklerini arttıracaklarını, siyasi ve ekonomik olarak da takviye edeceklerini ifade ettiler.

Mayıs 1996’daki İsrail seçimlerinden önce, taraflar arasında daimi statü anlaşması konusunda görüşmeler resmen başladı. Ancak, yeni İsrail Hükümeti’nin Kudüs’teki El-Aksa Camisi altındaki eski bir tüneli açma kararını takiben şiddet patlak verince hiçbir gelişme sağlanamadı. Güvenlik Konseyi 27 Eylül 1996’da yaptığı sükunet çağrısı sonrası daimi statü için görüşmeler Ekim 1996’da kaldığı yerden devam etmeye başladı.

Daha önce, 4 Eylül’de, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Yaser Arafat ile ilk kez, İsrail ve Gazze şeridi arasında sınır geçiş noktası olan Erez’de buluştu. İki tarafın da isteği üzerine Birleşmiş Milletler ve Norveç’in arabulucuk için yoğun çalışmaları sayesinde gerçekleşen buluşma, gelecek görüşmeler için bir taslak anlaşmasının tamamlanmasına ortam oluşturdu. İki liderin, askıda olan konuları  müşterek idari komitede tartışmak üzere anlaştıkları bildirildi.

Ocak 1997’de İsrail ve FKÖ, İsrail Savunma Kuvvetleri (İSK)’nin El-Halil’de yeniden konuşlanması ile ilgili E-Halil (Hebron) Protokolü’nü imzaladı. Protokol ayrıca  Batı Şeria’daki İsrail güçlerinin yeniden konuşlanması ve daimi statü görüşmelerinin kaldığı yerden devam etmesi için bir program oluşturdu; Mart’ta ise İsrail, Batı Şeria’da daha fazla birliğin konuşlanması için bir planı onayladı.

Sonraki iki yıl görüşmelerde pek az gelişme görüldü. Genel Kurul Nisan 1997’de onuncu acil özel oturumu için toplandı ve aynı yılın Temmuz ve Kasım aylarında da iki kez daha buluştu. Kötüye giden duruma gittikçe endişelenen Genel Kurul, Mart 1998’deki acil özel oturuma “işgal edilen Doğu Kudüs ve geri kalan tüm Filistin topraklarındaki gayrihukuki İsrail hareketlerini” tartışmak üzere kaldığı yerden devam etti. Kurul, İsrail’in Savaş Zamanında Sivil Halkın Korunması (Dördüncü Cenevre Sözleşmesi) ile ilgili Cenevre Sözleşmesi hükümlerini ısrarla suistimal etmesinden dolayı duyduğu endişeyi dile getirdi ve Kongre’nin Yüksek Akit taraflarını Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında Sözleşme ile alınan önlemleri uygulamaya yönelik bir konferansta toplanması çağrısını yineledi.

Kurulun en geç Şubat 1998’de yapılmasını istediği toplantı gerçekleşemedi. İsviçre’nin girişimleriyle Cenevre’de Haziran 1998’de İsrail ve FKÖ arasında kapalı bir oturum yapıldı ve Ekim 1998’de Yüksek Akit Tarafları uzmanlarının bir toplantısı düzenlendi. Nihayet, 15 Temmuz 1999 tarihinde Cenevre’de bir toplantı yapıldı ve o da sadece bir gün sürdü. Konferansın sonunda yapılan bir açıklama ile katılımcı Yüksek Akit Tarafları Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin Doğu Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarına uygulanabilirliğini tekrar teyit etti. Konferansın oturumuna bölgedeki insani durum konusundaki müzakerelerin ışığında tekrar toplanılacağı fikri ile son verildi.

Wye River Bildirisi, 1998

Barış süreci 1998’in sonlarında yeniden hayat belirtileri gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ile ABD’nin Maryland eyaletinin Wye River şehrinde  sekiz gün süren görüşmeler sonrasında, İsrail ve FKÖ 23 Ekim 1998’de Vaşington’da Wye River Bildirisi’ni imzaladılar. İsrail Başbakanı Netanyahu ve Filistin Yönetimi Başkanı Arafat’ın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton ve Ürdün Kralı Hüseyin’in eşliğinde imzaladığı anlaşma aşağıdaki öğeleri içermekteydi:

  • İsrail, birliklerini Batı Şeria’nın yüzde 13’ünden çekecek ve Batı Şeria topraklarının yüzde 14,2’sini ortak İsrail-Filistin kontrolünden Filistin kontrolüne geçirecek;
  • İki taraf da daimi statü müzakerelerine derhal başlayacak;
  • Filistin Yönetimi terörizm ile savaşmak için harekete geçecek.

Genel Sekreter Kofi Annan, Wye River Bildirisi’ni umut vaad eden bir gelişme olarak tanımladı. Genel Kurul, 2 Kasım 1998’de kabul edilen bir kararla barış sürecine tam desteğini dile getirdi ve bildirinin tamamen tatbik edileceğinden  umutlu olduklarını ifade etti. Anlaşma 1999’da, İsrail güçlerinin yeniden konuşlandırılması, mahkumların serbest bırakılması, Batı Şeria ve Gazze Şeridi arasında güvenli bir geçişin açılması ve daimi statü konusunda görüşmelerin sürdürülmesine ön ayak olacak bir geçici anlaşma ile desteklendi. 30 Kasım 1998’de Vaşington’da buluşan yaklaşık 50 ülkenin temsilcileri Filistin yönetimi kontrolü altında olan bölgelerde altyapı inşası ve ekonomik gelişmeyi arttırmak için 3 milyar ABD Dolarını aşan hibe sözü verdiler.

Ehud Barak başkanlığındaki yeni İsrail Hükümeti Mayıs 1999’da göreve gelmesiyle devam etmekte olan görüşmeler için umutlar tazelendi. 4 Eylül 1999 tarihinde İsrail ve FKÖ, Şarm el Şeyh Bildirisi’ni imzaladılar ve anlaşmalar gereği çözülmesi gereken sorunlar ve daimi statü durumlarının görüşülmesinin  yeniden uygulamaya konmasına karar verildi.  Bunu Filistinli mahkumların bir kısmının salıverilmesi, Batı Şeria ve Gazze Şeridi arasında güvenli bir güney geçişinin açılması ve İsrail güçlerinin Batı Şeria bölgesinden çekilmesi takip etti.

Camp David Görüşmeleri, 2000

Temmuz 2000’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Clinton, İsrail ve Filistin Yönetimi liderlerini Maryland’de Camp David’de, barış görüşmelerine davet etti. Zirve iki tarafın “daimi statü” sorunları, sınırlar, yerleşimler, mülteciler ve Kudüs’ün de dahil olduğu konularda bir anlaşmaya varamaması üzerine belli bir sonuca ulaşılamadan sona erdi. Ancak  iki taraf da müzakerelere en yakın zamanda bir anlaşmaya varma amacı ile devam edecekleri sözünü yinelediler. Barış görüşmeleri devam etmeyince, bölgedeki durum da kötüye gitmeye başladı.

“İkinci (El-Aksa) İntifadası”

Eylül 2000’in sonunda (daha sonra başbakan olan) İsrail’in muhalefet lideri Ariel Sharon, Kudüs’te bulunan kutsal Mabet Dağı/Haram El-Şerif’i 28 Eylül’de yoğun sayıda polis eşliğinde ziyaret etti ve bu ziyarete istinaden işgal edilmiş olan Filistin topraklarında yeni bir protesto ve şiddet dalgası yayılmaya başladı. İşgal altındaki topraklarda beş gün süren İsrail-Filistin çatışmaları ve protestolar patlak verdi ve çoğu Filistinli olmak üzere en az 50 kişinin öldüğü, yaklaşık 1500’ünün de yaralandığı bildirildi.

Filistin protestolarının yapıldığı meydandaki caminin adından dolayı bu yeni şiddet dalgası “ikinci veya El-Aksa intifadası” olarak adlandırıldı. Güvenlik Konseyi tırmanan şiddet hareketlerine karşı 1322 (2000) sayılı kararı ile Orta Doğu’daki yeni şiddet dalgasını ve Filistinlilere karşı kullanılan aşırı gücü kınadı. Ayrıca, İsrail’e Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’na uymasında ısrar ederek barış görüşmelerinin acilen yeniden başlaması için çağrıda bulundu. Durumu gözden geçirmek için Ekim’de toplanan Filistin Hakları Komitesi, Filistinlilerin devredilemez hakları tamamen tanınana dek Birleşmiş Milletler’in bu konudaki sorumluluğunu her konuda yerine getirmesi gerektiğini vurguladı.

İkinci (El-Aksa) intifadası ile yeni bir çatışma evresi ve barış arayışı başladı. Genel Sekreter Kofi Annan bölgeyi Ekim 2000’de ziyaret etti ve İsrail, Filistin Yönetimi ve bölgedeki diğer liderler ile görüşmeler yaptı. Ayrıca, Mısır’ın  Şarm el-Şeyh kentinde 16-17 Ekim tarihlerinde Mısır Başkanı Mubarek ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Clinton’ın birlikte başkanlık ettikleri bir zirve toplantısına katıldı. Toplantıda güvenlik işbirliği ve çatışmalara son vermek için önlemler alma ve barış sürecinin başlaması konularında görüş birliğine varıldı.  Genel Sekreter’in 2000 Kasım  ayı tarihli Orta Doğu  raporunda Eylül ayından bu yana 230’dan fazla kişinin öldürüldüğü ve pek çok insanın da yaralandığı bildirdi. Raporda “Bu acıklı durum bütün taraflara aşırı güç kullanımının, rastgele şiddet ya da terörün barışa yönelik çabalara vediği zararları açıkça göstermiştir” dendi.

Genel Kurul, 1 Aralık 2000’de kabul edilen bir karar ile barış sürecine tam destek verdiğini belirtti. Kurul, sürecin Orta Doğu’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın kurulmasına yol açacağı yönündeki umutlarını ifade etti. Ayrıca “barış için toprak” prensibine bağlı kalınması, Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967) ve 338 (1973) sayılı kararlarının uygulanması çağrılarında bulundu, İsrail güçlerinin Batı Şeria’dan çıkması da dahil olmak üzere taraflar arasında varılan tüm anlaşmaların derhal ve özenli olarak tatbik edilmesi gerektiğini vurguladı.

Ocak 2001’de İsrail ve Filistin temsilcileri Mısır’ın Taba şehrinde buluşarak, altı ay önce Camp David’de sağlanan ilerlemenin üstüne yenilerini inşa etmek amacıyla tekrar buluştu. Epey gelişmenin kaydedildiği söylense de kısa süre içinde  yapılacak olan İsrail başbakanlık ve parlemento seçimleri sebebi ile taraflar bir anlaşmaya varamadan görüşmelerin sonlandırılması gerekti.

Ariel Şaron başkanlığındaki yeni hükümet 2001 Şubat ayında İsrail’de görevi devraldı ve görüşmelere devam etme konusundaki arzusunu açıkladı ama aynı zamanda da  önceki hükümetin görüşlerine bağlı kalmayacağını belirtti. İşgal altındaki Filistin topraklarında şiddet olayları tüm hızıyla devam etti. 1 Mart 2001’de Filistin Hakları Komitesi’ne seslenen Genel Sekreter krizi “bir insanlık trajedisi ve gelecek için ciddi bir endişe” olarak tanımladı. Taraflar, ona göre, pek çok krizle aynı anda yüzleştiler:

  • İlki, tekrar eden şiddet, yıkım ve ölümler ile bir güvenlik krizi;
  • İkincisi, artan işsizlik ve yoksulluk, sınırların kapatılması, Filistin yönetimini gerekli finansal kaynaklardan yoksun bırakan kısıtlama ve tedbirler ile gelen ekonomik ve sosyal kriz;
  • Üçüncü olarak, sokaklarda yükselen korku, umutsuzluk ve öfke ve barış sürecine azalan inanç ile bir güven krizi.

Güvenlik Konseyi Mart 2001’de Filistinli sivillerin korunmasını sağlamak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında bir Birleşmiş Milletler gözlem gücü kurma önerisini değerlendirmek üzere toplandı. 27 Mart 2001’de böyle bir mekanizmayı kurmak için Konsey’e oylanması için sunulan teklife, dokuz ülke olumlu, bir ülke olumsuz, dört ülke de çekimser oy verdiler ve neticede asil üye olan Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği olumsuz oy önerinin önünü kesti.

Mütekaip aylarda, iki tarafta da görülmemiş sayılarda ölümler ve yaralanmalar ile şiddet devam etti. Şarm el-Şeyh Araştırma Komisyonu (“Mitchell Komitesi”) tarafından hazırlanan bir araştırma raporu umutları tazeledi. Rapor, diğer hususların yanında, acil bir ateşkes, Yahudi yerleşimlerinin inşasının dondurulması, terörün kınanması, ve barış görüşmelerinin devamını istiyordu (bkz BM Gerçekleri, aşağıda).

21 Mayıs 2001 tarihli Mitchell raporunu olumlu karşılayan Genel Sekreter Kofi Annan tarafların ateşkes için adım atması, güven arttırıcı önlemler alınması ve barış görüşmeleri için masaya oturulması  gerektiği belirtildi. Genel Sekreter “Umarım bu fırsat boşa harcanmaz, taraflar bunu uçurumdan uzaklaşmaları için bir fırsat olarak değerlendirir ve bölgedeki şiddeti sona erdirmeye çalışırlar”, dedi.

Güvenlik Konseyi üyeleri de Genel Sekreter’in Orta Doğu anlaşmazlığının tarafları arasında iletişimi sürdürebilme çabalarına tam destek verdiklerini dile getirerek Mitchell raporunu desteklerini vurguladılar. Genel Sekreter tarafından 22 Mayıs 2001’de kapalı kapılar ardında verilen bir brifingin ardından Konsey başkanı bir açıklama yaparak tarafları Mitchell komitesinin tavsiyelerinin üzerinde ciddi şekilde düşünmeye ve bu tavsiyeleri uygulamaya geçirmek için derhal güven arttırıcı önlemler de dahil olmak üzere gerekli adımları atmaya çağırdı.

Şiddet olayları topyekün çatışmaya yolaçtı

Tel Aviv ve Kudüs’te 2001 yılının Haziran ve Ağustos aylarında yapılan bombalı intihar saldırılarında 36 sivilin ölmesi dünyayı sarstı. İsrail, suçlu oldukları kabul edilen Filistinli militanları hedef aldı ve yargısız infaz taktiklerini yeniden uygulamaya koydu ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin bir liderinin Batı Şeria’nın Ramallah kentindeki ofisine roketli bir saldırı yaptı; yanıt olarak Filistin Halk Kurtuluş Cephesi İsrailli bir bakanın Kudüs’te bir otelde öldürülmesinin sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı. İsrail güçleri daha önce geri çekildikleri Batı Şeria’nın Filistin bölgelerine tekrar girdiler. 

Şiddetin artışı Güvenlik Konseyi’ni endişelendirdi. Konsey, Mart 2002’de  terör eylemleri, provokasyon, tahrik ve yıkım dahil olmak üzere tüm şiddet hareketlerinin derhal kesilmesini talep eden 1397 (2002) sayılı kararı kabul ederek İsrail ve Filistin’in, güvenli ve belirlenmiş sınırlar içinde yan yana yaşabilecekleri bir bölge hedefini bir kere daha teyit etti. Aynı ay içinde, Beyrut’ta toplanan Arap Birliği Devletleri, Suudi Arabistan Veliahtı Abdullah (sonradan kral oldu) tarafından önerilen İsrail güçlerinin işgal edilen Arap topraklarından çıkması halinde Arap Devletleri’nin İsrail’i tanımasını teklif eden bir barış planını kabul ettiler.

Ancak, bölgede yaşanan olaylar diplomasiye tekrar gölge düşürdü: bir intihar bombacısı Netonya’daki bir restoranda kutlanan Hamursuz Bayramı (Passover) yemeğinde 30 kişiyi öldürdü, ve İsrail güçleri 1967 Savaşı’ndan bu yana Batı Şeria’daki en şiddetli harekat olan Savunma Kalkanı Operasyonu düzenledi. Filistinli Başkanı’nın Ramallah’taki yerleşkesini çember altına aldılar ve ünlü bir El-Fetih lideri olan Marwan Barghouth’yi evinden alarak tutukladılar. 30 Mart’ta Güvenlik Konseyi 1402 (2002) sayılı kararında ateşkes ve İsrailli güçlerin Filistin topraklarından çekilmesi çağrısı yaptı. Durum kötüye gittikçe, Konsey 4 Nisan’da tekrar toplandı ve oybirliği ile derhal ateşkes ve birliklerin çekilmesini isteyen 1403 (2002) sayılı kararı çıkardı.

Orta Doğu Dörtlüsü’nün Kuruluşu

Nisan ayında Genel Sekreter, İspanya’nın  Madrid kentinde,  Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın  (1991 Madrid Barış Konferansı’nın sponsorlarından) dışişleri bakanları ve Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın Yüksek Temsilcisi Javier Solana ile görüştü. Şiddetin derhal durdurulması, “yasa ve ahlak dışı” intihar saldırılarının sonlandırılması ve çatışmayı bitirmek adına ateşkes önerileri ve politik önlemlerin uygulanmasında ilerlemeye olan gereksinimi beyan ettiler. Bu, (Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Birleşmiş Milletler’den oluşan) “Dörtlü”nün  uluslararası güçlere barışçıl bir çözüm için öncülük edeceği ilk görüşme olarak kayıtlara geçti.

Bu sırada, İsrail güçleri Bethlehem’i tekrar işgal etti ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki Jenin’de bulunan bir Filistin mülteci kampını kuşatma altına aldı. Burada bir aydan uzun süren, 23 İsrail askeri ve kamptaki 50’den fazla Filistinli’nin ölümü ile sonuçlanan iki tarafın da ağır kayıplar verdiği şiddetli çatışmalar gerçekleşti. Kampın merkezindeki mülteci barınaklarının büyük bir bölümü İsrail buldozerleri tarafından yıkıldı. Güvenlik Konseyi “Filistin sivil nüfusunun korkunç insani durumu” hakkında endişelerini dile getiren ve Genel Sekreter’in Jenin kampındaki olayları incelemek üzere bir araştırma komisyonu gönderme girişimlerini olumlu karşılayan 1405 (2002) sayılı kararı çıkardı. Ancak, Genel Sekreter’in  dediği gibi “iki tarafın da tam desteği”nden mahrum olan misyon görevini yerine getiremeden dağıldı.

Haziran ayında diğer bir intihar saldırısı  İsrailli 19 yedek askeri öldürdü ve İsrail, Filistin toprakları sınırında Batı Şeria ve İsrail arasındaki ateşkes hattı boyunca bir “ayırma bariyeri” ya da duvarı inşa etmeye başladı. Aynı dönemde  Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, iki devletin barış ve huzur içinde yan yana yaşamalarını öngören bir plan sundu. Filistin Yönetimi’nden de  reform yapmasını istedi.

Saldırılar 2002 yılının ikinci yarısında iki tarafta da devam etti. İsrail yasakları ve erişim kısıtlamaları Filistinlilerin günlük yaşamlarında büyük kayıplara sebep olmaya başladı, Genel Sekreter, Catherine Bertini’yi işgal altındaki Filistin topraklarındaki insani krizin boyutlarını incelemek üzere özel temsilci olarak atadı.

Eylül ayında Güvenlik Konseyi bir kez daha “durumun giderek kötüye gitmesinden” duyduğu endişeyi dile getirerek “Filistin Yönetimi genel merkezinin işgali”ne bir son verilmesini talep etti ve “Dördüncü Cenevre Sözleşmesi de dahil uluslararası insani hukuk”a saygı gösterilemesi çağrısında bulundu.  Konsey “İsrail işgal kuvvetleri”nin Filistin şehirlerinden çekilmesini ve Eylül 2000’den önceki konumlarına geri dönmelerini talep etti. Ayrıca Filistin Yönetimi’ne de güvenlik gereksinimlerini yerine getirmesi çağrısında bulundu. Aralık’ta Genel Kurul barış süreci için desteğini tekrar dile getirdi ve Mart ayında yapılacak olan Arap zirvesi girişimlerini olumlu karşılayarak şiddete bir son verilmesini, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesini ve Filistinlilerin haklarının tanınarak, mülteci sorununa bir çözüm getirilmesini istedi.

Ocak 2003’te Likud partisi İsrail’de seçimleri büyük çoğunlukla kazanırken Tel Aviv’deki çifte intihar bombası saldırısı 23 kişiyi öldürdü. Mart ve Haziran aylarında Haifa ve Kudüs’te İsrail otobüslerindeki diğer intihar saldırılarında 32 kişi hayatını kaybetti. Mart ayında, İsrail kuvvetlerinin 1987 yılında ilk intifadanın gerçekleştiği en büyük (100,000 nüfuslu) Filistin mülteci kampı olan Jabalia’nın da yer aldığı Gazze Şeridi’nin kuzey kısımlarını tekrar işgal etmesi neticesinde bölgeden İsrail sınır kasabalarına ev yapımı “kassam” füzeleri ile saldırılar gerçekleştirildi. Böylece çatışma sahnesine yeni bir silah daha eklenmiş oldu.

****************************************************************
BM Gerçekleri Şarm el-Şeyh Araştırma Komitesi’nin Raporu (Nisan 2001)

Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde 17 Ekim 2000’de yapılan Orta Doğu Barış Zirvesi’nin sonucunda İsrailli ve Filistinli liderlerin anlaşması ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile istişaresi sonucunda Eylül 2000 olayları ve “tekrarının nasıl engelleneceği” üzerine bir araştırma komitesi kuruldu. Aşağıdakiler (A.B.D. eski Senatörlerinden George Mitchell’in başkanlık ettiği) “Mitchell Komitesi”nin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na 30 Nisan 2001’de teslim ettiği tavsiyelerin bir özetidir:

İsrail Hükümeti (İH) ve Filistin Yönetimi (FY) şiddete son vermek için hızlı ve kararlı biçimde hareket etmelidir. Öncelikli amaçları güveni yeniden oluşturmak ve görüşmelere kaldıkları yerden devam etmektir.

Güvenin yeniden inşası elzemdir ve taraflar bu sonuca doğru olumlu adımlar atmalıdır. Yüksek seviyelerde düşmanlık ve güvensizlik ortamında, bu adımların zamanlaması ve sırası açıkça görüldüğü üzere çok önemlidir. Bu ancak taraflar arasında verilecek bir karardır. Biz onlara bu sürece derhal başlamaları için ısrar ediyoruz.

Buna bağlı olarak, öncelikle aşağıdaki maddeleri tavsiye ediyoruz:

Şiddetin Sona Erdirilmesi

*İH ve FY varolan anlaşmalara ve taahütlere bağlılıklarını tekrar teyit etmeli ve şiddetin durdurulmasını kayıtsız şartsız sağlamalıdır.
* İH ve FY derhal güvenlik işbirliğini sürdürmelidirler.

Güvenin Yeniden İnşası

  • FY ve İH anlamlı bir “sakinleşme süreci” oluşturmak ve buna ilaveten güven verici önlemler almak için birlikte çalışmalıdır.
  • FY ve İH kışkırtmanın tüm şekillerini belirleme, kınama ve yıldırma yönündeki çabalarını devam ettirmelidir.
  • FY, Filistinli ve İsraillilere benzer şekilde somut çalışmalar yoluyla terörün kınanması gereken ve kabul edilemeyecek bir durum olduğunu ve FY’nin terörist operasyonları önlemek ve failleri cezalandırmak için yüzdeyüz çaba sarfedeceğini açıkça belirtmesi gerekir. Bu çaba FY’nin yetki alanında  faaliyet gösteren teröristleri tutuklamak ve hapsetmek için acil adımları da kapsamalıdır.
  • İH halihazırda varolan yerleşim bölgelerinin “doğal gelişimi” de dahil tüm yerleşim faaliyetlerini dondurmalıdır.
  • İH, İsrail Savunma Kuvvetlerinin iki topluluk arasındaki kayıpların ve anlaşmazlıkların en aza indirgenmesi görüşü ile silahsız göstericilere ölümcül olmayan karşılıklar verilmesini destekleyen yöntem ve ilkelerin benimseneceğinin garantisini vermelidir.
  • FY tetikçilerin Filistin nüfuslü bölgeleri kullanarak İsrail nüfuslü bölgelere ve İsrail Savunma Kuvvetlerinin bulunduğu yerlere ateş açmalarını önlemelidir. Bu yöntem  iki taraftaki sivilleri gereksiz risk altına sokmaktadır.
  • İH yasakları kaldırarak  FY’nin hakkı olan tüm vergi gelirlerini aktarmalı ve İsrail’de çalışan Filistinlilerin işlerine geri dönmelerine izin vermeli; ve güvenlik güçleri ve Filistin bölgelesindeki halkın evleri, yolları, ağaçları ve diğer tarımsal arazilerin yıkımına mani olunacağı teminatı verilmelidir. İH’nin bu durumdaki hareketlerinin güvenlik endişelerinden kaynaklandığını kabul ediyoruz. Ancak bu durumun ekonomik etkileri yıllarca sürecektir.
  • FY, İsrail emniyet kurumları ile işbirliğini yenileyerek İsrail’de çalışan Filistinli işçilerin terör ile alakalı organizasyon ve şahıslarla bağlantıları olmadığından emin olmalıdırlar. 
  • FY ve İH, Yahudi, Müslüman ve Hıristiyan geleneklerine göre mübarek sayılan kutsal mekanları korumak ve gözetmek için ortak bir taahütte bulunmalıdır.
  • İH ve FY müşterek olarak iki tarafın halklarını birbirlerine bağlayan topluluklar arası girişimlerde bulunan Filistin ve İsrail sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını onaylayıp desteklemelidir.  

Görüşmelerin Yeniden Başlatılması

  • 1999 ve 2000’de varılan görüş birliği ile Şarm el-Şeyh anlaşmalarının ışığında  tarafların imzalanan anlaşmalara ve ortak görüşlere sadakatlerini tekrar teyit etmek üzere toplanmalarını ve karşılıklı uygun adımlar atmalarını tavsiye ediyoruz. Bu, tam ve anlamlı görüşmelerin yeniden başlaması için  temel olmalıdır.

****************************************************************

 

BEŞİNCİ BÖLÜM